Scrum’a bir de böyle bakalım

Scrum, karmaşık ürünlerin geliştirilmesi ve sürdürülmesi için bize, tanımlanmış bir çerçeve ve disiplin sunuyor. Evet bu çerçeve, günümüzde pek çok örgüt tarafından bir proje yönetim metodolojisi olarak kullanılıyor. Bununla birlikte Scrum, sunduğu özerk ve özgürlükçü yapısıyla da klasik yönetim anlayışına meydan okuyor. Bu yazıda, Scrum’un metodoloji boyutunu ve bununla ilgili pratikleri bir kenara bırakarak, günümüzün yönetim düşünürlerinin -ana fikir- yorumlarıyla Scrum’un arkasındaki yönetim düşüncesine kapı aralamaya çalışacağım.

Daniel H. Pink, bizi gerçekte nelerin motive ettiğine dair, bildik tüm klişeleri kıran Drive adlı kitabında, oldukça ikna edici argümanlarla insan motivasyonuna dair farklı bir bakış açısı sunuyor. “Tip I” olarak adlandırdığı davranış kalıbı ile de bu bakış açısını ortaya koyuyor:

Tip I davranışı, üç gıda ile beslenir: özerklik, ustalık ve amaç. Tip I davranışı, kendi kendini yönetmek ister. Önemli gördüğü şeylerde, hep daha iyi olmaya kendini adamıştır. Mükemmeli arama çabasını daha büyük amaçlarla ilişkilendirir.

…Tip I davranışını ve beraberinde getirdiği yüksek performansı teşvik etmenin ilk yolu özerkliktir. İnsanlar işlerini nasıl, ne zaman, kiminle ve hangi yöntemlerle yapacakları konularında söz sahibi olmak isterler.

Elbette, “özerklik, ustalık ve amaç” Pink açısından birbirini tamamlayıcı unsurlar. Ancak özerklik en önemli başlangıç noktası. Peki Scrum’un özerklikle ilgili yaklaşımı nasıl? ‘Scrum Reference Guide’deki şu ifadeler, bunu anlamamızı sağlıyor:

“Scrum Takımları, kendi kendine organize olabilmelidir ve farklı disiplinlerden (çapraz fonksiyonel) bireyler içermelidir. Kendi kendine organize olan takımlar, ekip dışındaki kişiler tarafından yönlendirilmek yerine, işlerini en iyi nasıl gerçekleştirebileceklerini, kendileri seçerler. Çapraz fonksiyonel takımlar, ekip dışındaki kişilerden bağımsız olarak, görevlerini yerine getirebilecek bütün yetkinliklere sahiptirler. Scrum’ın önerdiği bu takım yapısı; esneklik, yaratıcılık ve verimliliği en iyi duruma getirmek için tasarlanmıştır.”

Yirminci yüzyılın en etkili yönetim düşünürü olarak kabul edilen ve “bilgi işçisi” terimini icat eden Peter F. Drucker ise özerklikle ilgili şunları söylüyor:

Bilgi işçiliği hem özerklik, hem de sorumluluk gerektirir.

Bilgi işçilerinden, kendi görevlerini ve çalışmalarının sonuçlarını tanımlamlarını istemek şarttır; çünkü bilgi işçileri özerk olmak durumundadır.

Drucker, özerklik kavramının yanına -tamamlayıcı olarak- sorumluluk kavramını da ekliyor. Evet, işlerin; nasıl, ne zaman, kiminle ve hangi yöntemlerle yapılması özerkliğinin, sağlanması ne kadar önemliyse; iş sonuçlarının tanımlanması ve bunların sorumluluğunun üstlenilmesi de şüphesiz o kadar önemlidir. Scrum Takımları da, çalıştıkları ürünle ilgili tahminleme, planlama ve geliştirme süreçlerini kendileri yönetmekle beraber, taahhüt (commit) ettikleri çıktıyı beklenen kalitede ve zamanda üretmekten ve ürünün gelişiminden birinci derece sorumlu değil midir?

Jim Collins, mükemmel şirketleri gerçekte mükemmel yapan faktörleri, uzun yıllar süren çalışmaları sonucunda topladığı somut verilerle ortaya koyduğu, ses getiren ‘Good to Great’ adlı kitabında, disiplin kültüründen bahsederken şunları söylüyor:

Mükemmel şirketler net sınırları olan tutarlı bir sistem yaratmışlar ve bu sistem içinde insanlara özgürlük ve sorumluluk vermişlerdir. Yönetilmesine gerek olmayan, öz disiplinli insanları işe almış ve onları değil, sistemi yönetmişlerdir.

Collins, bir best practise olarak ne kadar da güzel özetlemiş: “net sınırları olan tutarlı bir sistem içerisinde insanlara özgürlük ve sorumluluk vermek”. Sizce de Scrum ile yapılmaya çalışılan, tam olarak bu değil mi? Scrum da, temelindeki şeffaflık, gözlem ve adaptasyon ilkelerinden güç alarak ortaya koyduğu -sınırları belli olan- ‘çerçeve’ ile, insanlara kendi kendilerini yönetmelerine olanak sağlayan ve aynı zamanda onları öz disiplinli olmaya sevk eden tutarlı bir sistem sunmuyor mu?

Günümüzün en etkili stratejistlerinden biri olarak gösterilen Gary Hamel, başarıyı yakalayabilecek örgütler kurmaya yönelik çok yönlü bir ajanda olarak nitelendirdiği ‘Şimdi Ne Yapıyoruz’ adlı son kitabında, son derece kontrolcü ve  bürokratik bulduğu klasik yönetim anlayışına yönelik eleştirilerini sıraladıktan sonra şunları söylüyor:

Yönetim ideolojisini açıklığa kavuşturduğumuza göre, artık ikinci soruya geçebiliriz: Kontrolün hayatta kalabilecek bir felsefi rakibi var mı? Var elbette, özgürlük! İlgi alanlarını izlemekte, bağlılıklarını seçmekte ve kendi yükümlülüklerini üstlenmekte özgür olan insanlar serpilip gelişebilirler. Ve bugün her zamankinden çok gerek duyduğumuz şey, insanlara tam da bu olanağı tanıyan örgütlerdir. Bir örgüt tam anlamıyla insani olmadıkça, asla tam anlamıyla muktedir olamaz. İşin püf noktası kuşkusuz söylemin ötesine geçmekte. Çalışanları özgürleştiren, yukarıdan aşağıya hiyerarşiyi ortadan kaldıran ve yine de sağlam iş sonuçları üreten, radikal ve güçlü bir ideolojiye ihtiyacımız var.

Hamel’in de ifade ettiği gibi, çalışanlarının her sabah işlerine coşkuyla geldiği örgütler inşa edebilmek için, böyle bir yönetim anlayışı gerçekten umut verici.
Evet, benim Scrum’da gördüklerim ile kitaplarından esinlendiğim yönetim düşünürlerinin yukarıda anlattığım fikirleri arasındaki çağrışımlar bunlardan ibaret. Umarım biraz kapı aralayabilmişimdir. Başta da söylediğim gibi, Scrum’u tek başına, uyarlanması gereken bir proje yönetim metodolojisi olarak görmeyip, örgütün genel yönetim anlayışının tamamlayıcı bir aracı olarak değerlendirmenin daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Yönetim düşüncesi ile proje yönetimi metodoloji bileşkesi, kulağa hoş geliyor…

Yazar: Oğuz Tetik
Teknik Lider / Scrum Master

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir